Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi
Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi
Meteoroloji Mühendisliği Bölümü

 

 

DEPREM HAVASINA VE TAHMİNLERİNE KULAK ASMAYALIM ;
AFETLERE HAZIRLANALIM

Bugün 17 Ocak 1995'te Japonya'nın Kobe şehrinde yaşanan depreminin onuncu anma yılı. 2003 yılının yazında bu şehrinin deprem deneyimli yetkililerine ben de “deprem havasını” sormuştum. “Sizce hangi mevsim, hangi saat, hangi gün, hangi hava şartları deprem olması için en tehlikelidir?” Yanıt, “Sıcak bir yaz günü, hafta ortası ve öğlen saati.”

Günümüzde ise halk arasında farklı bir “deprem havası”na ilişkin söylentiler var. Örneğin, “depremler daima gece olur”, "Kuru ve sıcak hava, deprem habercisidir.” Birkaç büyük şiddette depremin yazın sabahın erken saatlerinde meydana gelmesi, insanlarımızın böyle bir genelleme yapmasına neden oluyor.

Böylece birçok insan depremlerin belli hava durumu koşullarında olduğuna inanıyor. Aslında daha önce burada yazdığım gibi hava durumu ve depremler arasında doğrudan bir ilişki yok. Depremler yer kabuğunun kilometrelerce altında oluyor. Dünyanın her yerinde "deprem havası" ile ilgili hikayeler vardır, ama onlar genelde o bölgeyi en çok etkileyen depreme ilişkindir. Ancak bunların bilimsel bir dayanağı yok. Olsaydı, meteorologların büyük bir kısmı şimdi işini gücünü bırakıp deprem tahminleri yapıyor olurdu…

Gerçekte ise depremler günün her saati ve yılın her mevsimi olabiliyor. Böylece, kayıtlara geçmiş ve Türkiye'de hasar yapan depremlerin yılın her ayında, diğer bir deyişle her türlü hava şartlarında oluştuğunu görmek mümkündür.

Afet yöneticileri, arama-kurtarma ekipleri de hava şartlarından farklı nedenlerden dolayı endişe eder. Şimdi Güney Asya'da olduğu gibi tusunami felaketinden geri kalanları, sıcak havalar nedeniyle kolera, susuzluk, sıtma ve humma gibi salgın hastalıklar tehdit ediyor. Enkaz altında belli bir süre kalan afetzedeler için serin havalar hipodermi tehlikesi oluşturur, ama arama-kurtarma ekiplerinin ve gıda maddelerinin korunması ile birlikte salgın hastalık olmaması için tercih edilir.

Hafta sonu ve hafta başında insanlar daha çok evlerine yakın bir yerde olurken hafta ortasında evden uzakta bir yerde olma şansı daha fazladır. Benzer şekilde en fazla insanın dışarıda olduğu saat ise öğlene denk geliyor olmalı.

"Bir arkadaşımın Kandilli Rasathanesi'nde tanıdıkları var. Dediğine göre yetkililer belediye başkanına büyük bir deprem olacağı haber verilmiş..." Her depremden sonra, "Kandilli" ile başlayan ve yakında çok daha büyük bir depremin olacağına dair böyle söylentiler de var. Bu söylentiler resmi kurumlarca yalanlanınca da "halkın paniğe kapılmasını önlemeye çalışıyorlar" denilir. Halbuki ne Kandilli ne de dünyanın başka bir deprem araştırma merkezi, depremin hangi gün ve ne büyüklükte olacağına dair kısa vadeli tahminde bulunacak bir teknolojiye sahip değil…

Bu nedenle, Türkiye'de resmi ve/veya bilimsel raporlarda görülen “Deprem Tahmini” ya da “Deprem Erken Uyarı Sistemi” vb ifadeler de sadece birer temenniden ibarettir, ya da “Deprem Erken Müdahale Sistemi” demek istemektedirler… Yoksa bu çevreler olmayan deprem tahmininden bahsederken, deprem tahmini yapanlara kızmaya hakları olmazdı!..

Depremden önce başlayıp deprem anına kadar görülen ışımalar; Deprem sırasında bastıran sis; Depremden önce görülebilen çizgi bulutlar; Renkli gökyüzünün 7'den büyük depremden bir-iki ay önce görülmesi; Sönmüş ya da kırmızı renkli ayın depremden önce görülmesi; UFO olarak yorumlanan flüoresan ışığı parlaklığındaki ateş toplarının bir ay öncesinden görülmesi; Yere çok yakın, çok sayıda ve çok parlak yıldızların depremden önce görülmesi; Aniden çıkan, çok şiddetli rüzgarların depremden 10-12 saat önce ortaya çıkıp birkaç dakika kala kesilmesi; Sıcak, nemli, çok sıkıcı havalar… Bunlar ya birer rastlandı, ya da normal doğa olaylarıdır; deprem tahmininde henüz kullanılmamaktadırlar.

Bunlara bakarak kaygılanmayalım, ama afetlere doğru dürüst hazırlanalım. Bunlar depreme hazırlanmak için yapmamız gerekenleri bize unutturmasın. Artık söylentilere değil, gerçeklere bakmak zamanı. Daha çök-kapan-tutun hareketini bile öğrenememiş ve tüm çocuklarımıza öğretememişken, Marmara Depremlerinden altı sene sonra hala olmayan deprem havası ve tahmini ile oyalanmamız akıl karı değil. Gerçekten istesek yönetimler ve halk el ele verip bu işin altından kalkabiliriz. Daha önce bunu başarmışız!

Örneğin, İstanbul'da kayda geçen en büyük depremin olduğu 1509'da afetlere hazırlık bakımından önemli şeyler yapmışız. Padişah II. Beyazıt sadece yara sarmamış; zarar azaltıcı tedbirler de almış: Olağan üstü durum ilan etmiş ve 14 ila 60 yaş arası bütün erkekleri inşaatlarda çalıştırmış. Evi yıkılan her aileye 20 altın yardımda bulunmuş. Depremden sonraki 6 ay içerisinde 2 bin ev yaptırarak depremzedelere dağıtmış. Ayrıca ilk defa inşaatlarla ve yapılanmayla ilgili bir ferman yayınlayarak ilerisi için de kalıcı tedbirler almış. Dolgu zeminler üzerine inşaat yapmayı yasaklamış. Ahşap binaları teşvik etmiş. Taş binalarla ilgili yeni esaslar getirmiş. Yani, tarihteki ilk kapsamlı kentsel dönüşüm ve afet zararlarını azaltma çalışmasını biz yapmışız! Ne diyelim Allah tamamına erdirsin!..

Bugün, on sene sonra Japonlar depremde kaybettiklerini nasıl anıyorlar, afetlere hazırlık için neler yapıyorlar ve neler konuşuyorlar? Bunları öğrenmek için ben yine Kobe'deyim...

 

DEPREMDEN KORUNMAK ve
DEPREMDEN SONRAKİ ALTIN SAATLER İÇİN ALTIN KURALLAR

29 Eylül – 1 Ekim 2004 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen Deprem Şurasında Şura Üyesi olarak görev yapmaktan onur duydum. Kurumsal Yapılanma Komisyonunun bir üyesi ve raportörü olarak Ankara'daki çalışmalara da aktif olarak katıldım. Bu şurayı büyük titizlik ile düzenleyip, yine büyük bir sabır ve hoşgörü ile tamamladıkları için Bayındırlık ve İskan Bakanlığını tebrik ederim… Şuranın birinci günü Marmara'da olan deprem, Bakanlığımızın ne kadar doğru ve isabetli bir iş yaptığına da işaret ediyordu!..

Zaman darlığından Şurada birey ve halk eğitimi yeterince işlenemedi. Halbuki Amerika ve Japonya'da yıllardır aldığım afet yönetimi eğitimlerinden öğrendiklerime göre afetlerden korunmada bireysel güvenlik ve halkın hazırlığı her şeyin başında geliyor. Diğer bir deyişle “Türkiye'de herkes afetlere hazır olunca, Türkiye afetlere hazır olacaktır.” Bu ilkeye uygun olarak herkesi afetlere hazırlamalıyız. Afetlere hazırlıkta para ve mevzuata takılıp kalmadan da yapılacak bir çok şey var. Afetlere hazırlığı anlatmak da yetmez mutlaka bireylerde gerekli davranış değişikliği sağlamalı ve halkı harekete geçirmeliyiz.

Toplumların depremden korunabilmesi ve altın saatlerde (ilk 72 saat) dikkat edilmesi gerekenleri 5 madde ile özetleyebiliriz. Bir deprem anında, her şeyden önemlisi (sadece zeminin değil) içinde oturduğumuz ve çalıştığımız binaların sağlam olmasıdır.

Diğer bir deyişle, artık depremlerde binalarımızın ağır hasar görmemeli. Binalarımızın yassı kadayıf olması ise kabul edilemez bir ilkelliktir! “Deprem öldürmez, binalar öldürür” sloganı bu nedenle kafalara iyice sokulmalı. Marmara Depreminde de bir kişi hariç ölenlerin tamamını binalar veya eşyalar öldürmüştür. Alacağımız veya kiralayacağımız evin süsünden daha çok, artık kurallara uygun inşa edilip edilmediğine dikkat etmeliyiz. Binalarımızı mutlaka zemine uygun bir şekilde inşa edilmeli. Sağlam bir zemine inşa edilen çürük binalardan da kaçınmalıyız…

Deprem anında (yani 0. saniyede) ikinci önemli olan şey, etrafımızda bulunan eşyaların ve tepemizdeki tavandan lamba vb şeylerin üzerimize düşüp veya devrilip bize zarar vermemesidir. Tepesinde 50 kilogramlık bir avize sallananların gidip “komando” eğitimi alması kadar saçma bir şey olamaz. Modern afet yönetiminde en önemli olan şey risk yönetimidir. Diğer bir deyişle, afet anında risk oluşturabilecek, bize zarar verebilecek şeyleri mümkün olduğunca ortadan kaldırmalıyız. Dolapların, rafların, tüplerin, TV, bilgisayar vb eşyaların mutlaka sabitlenmesi gerekmektedir. Örneğin, mutfak tezgahının üstündeki mutfak dolaplarının bir sarsıntıda açılması durumunda, başımıza düşebilecek olan tencere vb ağır eşyalar öldürücü olabilir. Bunun için bu kapakların açılmasını önleyen ve çok ucuz bir kilit, sürgü vb ile bu vb riskleri de hemen ortadan kaldırmalıyız…

Binamız sağlam ve eşyalarımız güvenli olduğu bir durumda, depremden korunmak için bilmemiz gereken üçüncü şey deprem anında (örneğin, ilk 30 saniyede) nasıl davranacağımızdır. Deprem anında yukarıdan dökülen sıva vb ile birlikte, kırılan camların bizi yaralamasını önlememiz için hedef küçültmeliyiz. Hedef küçültmek için de yapılması gereken temel hareket çök-kapan-tutun olarak özetlenebilir. Deprem anında ayaktaysak, sırtımız pencereye dönük bir şekilde hemen çöküp sağlam bir masa veya sıranın altına ya da yanına kapanmalıyız. Sarsıntı ile hareket edebilecek olan masa veya sıra ile birlikte hareket edebilmek için bir elimiz ile masanın ayağına tutunmalı. Etrafta uçuşan çam vb maddelerden yüzümüzü ve gözlerimizi koruyabilmek için de masaya tutunduğumuz kolumuzun üzerine yüzümüzü kapatıp depremin durmasını beklemeliyiz.

Depremden, binamız az hasarlı, eşyalarımız üstümüze devrilmemiş, sağa-sola savrulmamış, ve paniğe kapılıp merdivenlere ya da balkona koşuşturmadan çök-kapan-tutun hareketi ile kendimizi güvene almış bir şekilde çıktığımızda hemen (örneğin ilk 3 dakika içinde) kendimizi ve etrafımızdakileri kontrol etmeliyiz. Unutmayın bir şehri etkilemiş bir depremde binlerce yaralı insan, irili ufaklı yangın, su baskınları vb problemler olacaktır. Bu kadar çok sayıdaki yaralıya ve yangına anında hiçbir sağlık kurumu ve itfaiye yetişemez. Bu nedenle, herkes küçük kanamaları durdurmak, solunum yollarını açmak, yaralı taşımak vb gibi temel ilk yardım bilgileri ile donanmalıdır. Ayrıca herkesin küçük yangınlara güvenli bir şekilde müdahale edebilecek donanımı ve bilgisi de olmalıdır.

Beşinci madde olarak, insanların ilk 30 dakika içinde komşularının yardıma gideceğini utmamalıyız. Enkaz altında kalanların çıkartılması, etraftaki yangınların söndürülmesi, gaz kaçakları ve su sızıntılarının kesilmesi, yaralılara ilk tıbbi yardım, psikolojik ilk yardım gibi acil müdahaleler yapılacaktır. Bunların doğru bir şekilde yapılabilmesi için de her bireyin, her ailenin, her apartmanın, her kurumun, her sokağın, her mahallenin, her köy veya ilçenin kendi kendine yeterli olacak şekilde önceden hazırlanmış olması şarttır.

San Fransico depreminden sonra Amerikalıların öncelikle yaptığı şey kısaca CERT diye adlandırdıkları “Toplum Afet Müdahale Ekipleri”ni oluşturmaktı. Bugün CERT eğitimini terör gibi insan kaynaklı afet için de ABD geneline yaygınlaştırılmakta. Japonya'da afetlere mücadele için gerekli örgütlenmeyi yerine getiren yerleşim birimlerine ekipmanı ve eğitimi belediye vermektedir. Benzer şekilde halkımızın organize olarak afetlere hazırlanmasını teşvik etmeliyiz. Yoksa depremin ilk saniyesinden itibaren afetzede olanlar her şeyi devletten bekleyecek ve normal olarak “nerede bu devlet” diye bağıracaklardır…

 

DERS ALMAMIZ GEREKEN BİR JAPON HİKAYESİ

 

Biz biraz balık hafızalıyız keşke fil hafızalı olabilseydik

Hafta sonu S.O.S. 2003 Fuarını gezerken, halk arasında afetlere hazırlığa olan ilginin çok azalmış olduğunu gördüm. Her halde 17 Ağustostan gerekli dersi alıp herkes depreme hazırlanmış! Yoksa, bu tehlikeyi görmezden gelip inkar mı ediyoruz? Ya da denizlerle çevrili bir yerde olduğumuz için biraz balık hafızalıyız. Keşke bu konuda fil hafızalı olabilseydik!..

Fil ve afet denilince, artık aklıma bir havlu geliyor. Geçtiğimiz Ağustos ayında Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından düzenlenen üç haftalık teknik gezi boyunca Japonya kazan biz kepçe dolaşırken bir Japon afet gönüllüsü bizlere havlu hediye etmişti. Geçenlerde İç İşleri Bakanlığı'ndan Mehmet Firik , “Japon gönüllüler de neler yapmış, şu fil havlu …” demesinden sonra ilk fırsatta Makenai-zo'nun hikayesini okumuştum. O hikaye aslında 17 Ağustosu hiç unutmamamızı ve yenilmememiz gerektiğini bize anlatıyor:

 

YENİLMEMENİN SEMBOLÜ

“1995, Ocak ayının 17'si. Soğuk mu soğuk bir kış günü. Saatler sabahın beşi. Japonya'da normalde çok daha erken başlayan bir yaşam düşünün. Binlerce insan, o günkü yaşamını başlatıp belki de kahvaltısını yaparken, kim bilir binlercesi de henüz yataklarında uyuyordu…

Saatler tam 5:46'yı gösterirken hiç kimsenin aklından bile geçirmediği, düşünmediği, her ne kadar alışık olsa da alışmak istemediği şey birden bire başlarına geliverdi. Kobe, Derince olmuştu birden… Yer sallandı, binalar birer birer yıkılmaya başladı. Yıkılan sadece binalar değildi tabii ki. Umutlar, hayaller, beklentiler… Binlerce insan yuvasını, yakınını, hatta ailesini kaybetti; aynı Derince'de olduğu gibi… İşlerini kaybeden, müşterilerini kaybeden binlerce insan düşünün…

Aradan zaman geçti. Bir yandan enkazlar kaldırılırken, diğer yandan prefabriklerde bambaşka bir hayat başlamıştı bile… Çocuklar, gençler, yaşlılar, belki de ilk kez gördükleri insanlarla hep birlikte, zorluklarla başa çıkmaya çalışarak bambaşka bir hayata başladılar.

Tüm Japonya'dan ve tüm dünyadan yardım eli uzanıyordu. Kıyafetler, yiyecek, içecek, sağlık malzemeleri geliyordu. İlk bakışta insanların yaşamını sürdürebileceği her şey vardı belki. Ama bir şey eksikti…

Kobe'deki prefabriklerde yaşayan özellikle bayanların boş zamanlarını değerlendirebilecekleri, bütçelerine az da olsa katkıda bulunabilecekleri hiç bir şey yoktu. Derken ‘Herkesten bir havlu' kampanyası başladı. Tüm Japonya'dan gönderilen havlular, artık Kobe'deki prefabriklerde yaşayan bayanların ellerinde şekilleniyor, nakışlarla da daha da güzelleşip depremzedelere yardım amacıyla satılıyordu. Böylece özellikle yaşlı bayanların da artık yapacak bir şeyleri olmuştu. Bütçelerine katkıda da bulunabiliyorlardı.

Havlular gelmeye devam ediyor, yeniden şekilleniyor ve kampanya giderek yaygınlaşıyordu. Bir gün yaşlı bir bayan bu havlulardan bir fil yaptı. Fil (makenaizo), Japonya'da dayanmanın ve yenilmemenin bir sembolü…

DAHA YAPACAK ÇOK İŞİMİZ VAR

Vazgeçmek, yorulmak, unutmak filin asla yapmayacağı bir şey Japonlara göre. Bu derin anlamı kavrayan herkes zamanla, dikiş-nakış ile şekil vermek yerine o yaşlı bayandan yapılışını öğrendikleri fil ile yeni bir karakter kazandırdılar havluya. Küçük ve basit bir havlu artık yenilmemenin ve sabretmenin bir sembolü olarak adeta Kobe'lilerin bir aynası oluverdi.

Artık boş zamanı olan ve küçük de olsa kazanç sağlamak isteyen herkes duygularını havluya yansıtıp birer fil yapıyordu. Onbinlercesi, Japonya'nın dört bir yanına ulaşmıştı bile. Bu filden çok etkilenen bir ilkokulun öğrencileri bir havludan 2 tane küçük fil yaparak destek olmak için Kobe'ye gönderdiler. Artık bir fil ailesi oluşmuştu bile. Anne ve iki küçük yavru fil!..

Belki de deprem sonrasının en mutlu ailesiydiler onlar. Kendilerini yapan, alan, satan ve kullanan herkese umut dağıtan, yenilmemeyi ve sabretmeyi öğreten bir fil ailesi… Burada resmini gördüğünüz havludan fil de o ailenin bir üyesi!”

17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinde AKUT gibi uzman Sivil Toplum Kuruluşları, dünyaya örnek çalışmalar yaptı. Madenciler gibi görünmez kahramanların yanı sıra, (afet turistleri hariç) afet bölgesine uzak ya da yakın fakat organize olmamış ve bu konuda eğitimsiz olan vatandaşlarımız da canla başla çalıştılar. Fakat afet yönetiminin zarar azaltma, hazırlık ve iyileştirme aşamalarında da hala ve sürekli olarak yapılacak çok işimiz var.

Talep azalırken, halkın afetlere hazırlanabilmesi için çalışanların sayısı ve kaynaklar ülkemizde her gecen gün artıyor. Örneğin fuarda gördüğüm Kızılay'ın hazırlamış olduğu “Kızılay Haftası Eğitim Programı” kitapçıklarında, “afete hazırlık ve afet planlaması” ile ilgili konular da var. Anlaşılan Kızılay'daki, felsefi değişim ve yeniden yapılanma sonucu artık afetlerde ortaya çıkabilecek olan zarar ve yardım ihtiyacını da azaltmaya yönelik özlü çalışmalar yapılmakta. Böylece, 28 Ekim – 4 Kasım tarihleri arasında kutlanılan Kızılay Haftası da artık bir eğitim programı olarak değerlendirilecek!..

Gelin, yeni 17 Ağustoslar yaşamamak için unutmadan, yorulmadan, bıkmadan, durmadan, para ve mevzuata fazla takılmadan ve afetlere hazırlanalım. Yoksa, George Santayana'nın dediği gibi “Geçmişini hatırlamayanların yazgılarında, hep geçmişi yeniden yaşamak vardır.”

 

DEPREME KARŞI AKUT BİR MİLLETİZ AMA YETMAZ,
BAŞARI KRONİK BİR MİLLET OLABİLMEKTE

17 Ağustos 1999 depreminden Altı sene sonra sizce yeni bir yıkıcı deprem için yeterince hazır mıyız? Üzgünüm ama bu sevimsiz soruyu kendi kendimize sormamız gerekiyor!

Aslında bu soru “Birey, aile, mahalle, ilce, şehir ve ülke olarak depreme tümüyle hazır mıyız?” diye farklı farklı seviyelerde sorulmalı. Deprem karşı hazırlanamamamızın nedenini sadece ekonomik durumumuz veya eğitim seviyemiz ile açıklamak mümkün mü? Bence değil. Çünkü bir çok kamuoyu araştırmasının gösterdiği gibi çok farklı sosyo ekonomik seviyedeki insanlarımızın depreme karşı tepkilerinde önemli farklılıklar yok. Peki bu durumumuz nereden kaynaklanıyor?

Ben de bu sorunun cevabını arıyorum. Neden afetlere hazırlanırken para ve mevzuat gerektirmeyen en basit şeyleri bile yapmıyoruz? Şu an ABD’nin Federal Acil Durum Ajansı Ulusal Acil Durum Yönetim Merkezinde bunu düşünüyorum. Benzer şekilde gecen yıl Japonya’da katıldığım JICA programında da zihnimde bu soru ile dolaşmış durmuştum…

Bu soruya verilebilecek yanıtlarından biri belki de “Biz daha çok akut bir milletiz, ama pek kronik değiliz!” Bunu Erdemir Demir Çelik Fabrikasının duvarında bulunan bir afişi okuyunca fark ettim. Afişte anlatıldığına göre: Bazı tehlikeli maddelere vücudumuz hemen tepki gösterir. Öksürme, hapşırma, baş dönmesi ve mide bulantısı gibi hızlı ve belirgin olarak görülen bu etkilere “Hemen görülen” veya “Akut” etkiler denir. Fakat bazı tehlikeli maddelerin hemen görülebilen etkileri yoktur ve bu nedenle sigara gibi zararlı maddeleri soluduğumuzu fark etmeyebilir ve/veya onlara pek aldırmayız bile. Onlardan kaynaklanan hastalığın belirtileri zamanlar ortaya çıkar. Böyle etkilere “Sonradan Ortaya Çıkan” veya “Kronik” etkiler denir.

İnsan doğası gereği akut etkilere refleks ile hemen tepki gösteririz. Fakat, duyarlılık seviyemiz doğru bir şekilde yükseltilmediği sürece, kronik etkilere karşı tepkisiz kalırız. Böylece, kronik sigara içme alışkanlığı, kadrolaşma, ormansızlaşma, kuraklık, çölleşme, küresel iklim değişimi veya gelecekte olması beklenen büyük bir depremin risklerine karşı millet olarak yeterince tepki göstermediğimiz bir gerçektir. Halbuki, 17 Ağustos’ta depremin ortaya koyduğu akut etkileri yok etmek için milletçe gösterdiğimiz refleks ile dünyanın hayranlığını kazanmıştık.

Şimdi burnumuzun dibindeki faylarda yıllardır birikmekte olan enerjinin kronik etkisi, bir gün deprem şeklinde, (yani akut etki olarak) karşımıza çıkacak. Bunu çok iyi bilmemize rağmen şu an “yara savmak” için “yara sarma”da gösterdiğimiz gayretin çok azını bile gösteremiyoruz; çünkü biz akut etkilere tepki gösteren bir toplumuz! Öyle ki insanlarımızın bir kısmı deprem kelimesini artık duymak bile istemiyor. Böyle bir durumda, depremi yok sayıp fayların kronik etkilerini inkar etme yolunu seçiyoruz. Halbuki çözüm, kronik etkileri akut etki gibi hayal edebilmekte yatıyor!

Güvenli Yaşamı Öğrenme Merkezleri İstiyorum
Özet olarak, afetleri ne kadar çok hatırlar ve iyi bir şekilde hayal edebilirsek onlara karşı o kadar iyi bir şekilde hazırlanabiliriz. Bunun için Japonya’nın Kobe şehrinde olduğu gibi Deprem Müzelerine ve Tokyo’da olduğu gibi Güvenli Yaşam Öğrenme Merkezlerine acilen ihtiyacımız var. Bunlar olmazsa bari sarsma tablası monte edilmiş birkaç tane kamyonet ile halkın ayağına gidelim. Afetlere hazırlık zihinlerde başlamalı. Bunu, işi üçgenlere indirgeyen basma kalıp broşürler ile değil; dokunup hissederek, yaparak ve yaşayarak öğrenme yöntemlerini kullanarak başarabiliriz.



İTÜ, İçişleri Bakanlığı ve ODTÜ mensupları olarak Kobe’deki Deprem Müzesinin salonunda biran önce depremin oluşmasını bekliyoruz. Deprem ile beraber oturduğunuz koltuk sallanırken depremin korkunç uğultusu da kulaklarımızı tırmalıyor. Üç boyutlu gözlükler ile ekranda gösterilen mutfak, alış veriş merkezi, metro vb yerlerde depremi yaşayanların sanki yanındaymışız gibi kendimizi depremin tam ortasında buluyor ve depremi iliklerimize kadar hissediyoruz.

 

Tokyo İtfaiyesinin Güvenli Yaşamı Öğrenme Merkezi’nde içine su doldurulmuş yangın söndürme tüpleri ile karşımızdaki dev ekranda yanan mutfaktaki yangını söndürmeye çalışıyoruz.

 

 

Kobe İtfaiyesi, 1995 Kobe Depreminde mutfaklardan şehre yayılan yangınların tekrarlanmaması için çalışıyor. Mutfak şeklinde tasarlanmış sarsma tablası mahalle mahalle dolaştırılıyor. Tablaya çıkanlara, depremi hisseder hissetmez mutfakta yanan ocakların ateşlerini kapatıp hemen mutfak masasının altına girerek çök-kapan-tutun hareketini yapmaları anlatılıyor. Sonrada sarsma tablası çalıştırılarak mutfakta depremi yaşattırıyorlar. Resimde çocuklardan fırsat bulup, şu an JICA’nın Ankara Ofisi yetkililerinden biri olan Sakamoto San ile birlikte bize anlatılanları yapmaya çalışıyoruz.

 

 

AFETLERİN ALTIN SAATLERİNDE BİREYLER, TURİZM VE AFET TURİZMİ

Turizm, en basit bir şekilde iş amaçlı olmayan seyahat ve etkinlikler olarak tanımlanabilir. Dünya Turizm Örgütü (WTO) göre bir kişinin turist sayılabilmesi için, evinden en az 80 km uzağa eğlence, gezip görme, vb. bir amacı ile seyahat etmesi gerekir. Daha kapsamlı bir tanım için ise ulaşım, servis, yiyecek ve içecekler, turlar, vb. ile birlikte güven ve güvenlik gibi turizmin fiziksel yönleri de ele alınmalı. “Güven ve güvenlik”, yani her türlü afet ve afetlere hazırlıklı olmak turistler ve turizm sektörü için de hayati önem taşımakta.

26 Aralık 2004 Hint Okyanusundaki Deprem ve Tsunami bu okyanusa kıyısı olan Asya ülkelerindeki turizmi vurmuştu. Burada en çok zarar gören turizm yatırımları, ağırlıklı olarak güneş, kum, deniz klasik üçlüsüyle kitlelere yönelik olarak gerçekleştirilenlerdi. Bu ülkeler şimdi kitle turizmi canlandırmaya çalışırken özgün turlara da önem vermeye başladı.

Türkiye de büyük bir deprem olmadan da turizmde çok yönlü gelişmeler yapabilir. WTO'ya göre tamamı 400 olan turizm çeşitlerine örnek: A v, kış, inanç, ipek yolu, sağlık, kongre, golf, gençlik, futbol, yat, botanik, mağara, yayla, hava sporları, dağcılık, rafting, su altı dalış, kuş gözlemciliği ve sportif olta balıkçılığı. Son yıllarda bunlara bir de “ Afet Turizmi” ilave edildi.

Geçtiğimiz Çarşamba günü 17 Ağustos Marmara Depremin'nin 6'ıncı yıl dönümüydü. Geçtiğimiz 17 Ocak günü ise Japonya'daki Kobe Depreminin 10'uncu yıl dönümüydü. Kobe'deki depremin yıl dönümünde yaşanan duygu seli, empati ve halka yönelik yapılan afet çalışmalarını görüp bizdekiler ile karşılaştırma şansım oldu. Aradaki farkı fark edince Türkiye'de bu konuda yapılan yoğun çalışmaların henüz yeterli olmadığını üzelerek gördüm.

“Afet turizm” kavramını da ilk defa Japonya'da duymuştum. Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı'nın ( JICA) daveti üzerine 2003 yılında Japonya'da "Afet Önlemleri/Afet İyileştirmesi" konusunda Türkiye'ye yönelik düzenlenen eğitim proğramına katılmıştım. 1995 Kobe depremi sonrasında gerçekleştirilen yeniden yapılanmayı ve afet yönetimi konusunda alınan tedbirleri yerinde incelerken depremden 3 gün sonra Afet Turistlerinin de ortaya çıktığını söylemişlerdi.

Şuan Japonya Hükümetinde afet ile işlerin kordinatörlüğüne getirilen Bay Satoru Nishikawa, T.C. İçişleri Bakanlığı ile JICA arasında imzalanan protokol gereği, Afet Önlemleri/Afet İyileştirilmesi konularında 2003-2005 yılları arasında düzenlenen "Afet Yönetimi" eğitimi programi dahilinde, Ankaraya gelerek bu konuyu 254 Türk Mülki İdare Amiri'ne de aktarmıştı.

Aslında Bay Nishikawa, depreme hazırlanmak sadece birilerin görevi değil; herkesin kendi güvenliği için yapması gereken olağan bir şey olduğunu anlatıyordu. Bunu sizin de anlayabilmeniz için, olduğu 0. saniyeden 3. gününe kadarlık bir süre için depremi zihninizde canlandırmalısınız. Böylece, hem bir yerel idareci, bir tesis sahibi, hem de bir birey olarak gerçekten depreme hazır olup olmadığınızı çok basit bir şekilde test de etmiş olacaksınız…

Depremin olduğu 0. (sıfırıncı) saniyede, en önemli olan şey içinde bulunduğumuz binanın sağlam olmasıdır. Binanın sağlam olması, o binanın üzerinde bulunduğu zeminin özelliklerine ve bina standartlarına uygun bir şekilde inşa edilmiş olması demektir. Yoksa sadece zeminin sağlam olmasının fazla bir anlamı yoktur… Depremin 0. saniyesinde, ikinci önemli olan şey eşyaların üzerimize düşmemesidir. Herkesin bulunduğu yerdeki eşyaların sallantı halinde nasıl devrilip, sağa sola savrulacağını hayal etmesi ve onları hemen sabitlemesi gerekir. Bir mandal, sürgü, köşebent, vb. şey ile eşyalarını sabitleyemenler, sonra büyük bir pişmanlık duyabilir…

Depremin 3. saniyesinde kendimizi korumak için ne yapacağımızı bilmeliyiz. Paniğe kapılıp merdiven ve balkonlara koşturmak gereksiz yere bir çok küçük depremde dahi ölümlere neden olmaktadır. Deprem anında sırtınız pencereye dönük olarak sağlam bir masa/sıra/sandalyenin/vb altına girip başımızı ve boynumuzu koruyup; yüzümüzü ve gözlerimizi de mümkün olduğunca masaya tutunduğumuz kollarımızla kapatarak korumalıyız... Yani çök-kapan-tutun hareketini artık bir refleks haline dönüştürmeliyiz.

Depremin 3. dakikasında kendimizin ve etrafımızdakilerin sağlığını kontrol edip, ufak yangınları söndürüp, artçı şoklar için de hazırlıklı olmalıyız. Normal zamanlarda en kısa zamanda yardımımıza koşan sağlık görevlileri ve itfaiye, büyük bir depremde tüm kanamalara, kesik ve yangınlara müdahale edemeyecektir. Bu nedenlerden dolayı, herkes küçük kanama ve yangınlara nasıl müdahale edeceğini bilmeli ve bunun için gerekli olan yangın söndürücü ve ilk yardım malzemelerini bulundurmalı ve gerekli eğitimleri almalıdır.

Depremin 30 dakikasında ailelerimiz ve komşularımız ilk arama ve kurtarma çalışmalarını başlatır. Depremin 3. saatinde ise yerel yönetimler ve grupları arama ve kurtarma çalışmaları başlatır. Ancak depremin 3. gününde ulusal ölçekte arama ve kurtarma çalışmaları başlayabilir ve (bazılarına göre “hiç yoktan daha iyi” olan) afet turistleri de bölgeye gelebilir...

Görüldüğü gibi depremin ilk 72 saatinde, yani altın saatlerde halk ve yerel yönetimler kendi başına kalacaktır. Diğer bir deyişle, afete hazırlık ve müdahale bireyden, evden, tesisten, sokaktan ve mahalleden başlayaçaktır. Bizim bireyler olarak artık tümüyle harekete gecebilmemiz için de, devletin halka açık bir şekilde “biz sizi hemen kurtaramayız, altın saatler için kendinizi hazırlamalısınız” demesi lazım. Sadece bunun demesi de yetmez, aynı zamanda halka hazırlanması için yol göstermesi ve gerekli eğitimleri de sunması gerekiyor.

 

İNSANLIK AFETLERE KARŞI 7 KAT SAVUNMASIZ VE DOĞAYA KARŞI DA SAYGISIZ HALE GELMİŞ

Tayfunlar, okyanus su yüzey sıcaklıklarının en yüksek olduğu yazın sonu ve sonbaharın başlarında sık görülür. Bu nedenle, son baharın ortalarına gelirken bizler hala tayfunları konuşmak zorundayız. Tayfunları konuşmak bir yana, dünyada artan doğal ve terör gibi doğal olmayan tüm afetleri ciddiye de almak zorundayız.

Her yıl milyonlarca turist tropikal denizlere tatile gider. Yazın, ticaret rüzgarı olarak adlandırılan, doğulu rüzgarların esmesi tropikal adalarda hava sıcaklığının artmasını engeller. Buna rağmen öğlenden sonra hava sıcaklığı yine de çok yükselir ve gökgürültülü sağanak yağışlar oluşur. Bu yağışlar kısa bir süre sonra yerlerini güneşe bıraktığı için problem değildir. Hatta akşam üstü güneş batarken insanlar güneşi arkalarına alıp doğudaki yağışlara bakarsa büyüleyici gök kuşaklarını bile görebilirler. Fakat, sıcak okyanus suları bölgede tayfun gibi kuvvetli tropikal fırtınalar için önemli bir potansiyel tehlike oluşturur.

Son yıllarda sadece tropiklerde fırtınaların sayısı ve şiddetinde artış yok; Türkiye gibi tropiklerin dışındaki ülkelerde de şiddetlenen gök gürültülü sağanak yağışlardan dolayı, şehirlerdeki ani sellerin sayısı ve şiddetinde de artış var. Artık deprem, sel vb. tehlikeler, hızla artan çarpık yerleşim bölgelerinde daha fazla afete dönüşebiliyor. Bir hesaba göre 1990-2000 arasında meydana gelen doğal afetlerin sayısının, 1900-1940 yıllarında meydana gelenlerden 7 kat daha fazla. Yani, i nsanlık afetlere karşı 7 kat savunmasız ve bir o kadar da doğaya karşı saygısız hale gelmiş. Artık deprem, sel vb. tehlikeler, hızla artan çarpık yerleşim bölgelerinde, bilimsel uyarıları ve afet yönetimini ciddiye almayan ülkelerde daha fazla afete dönüşebiliyor.

Örneğin, 17 Ağustos, 1969'da Tayfun Camille'de bir gurup genç tayfun tehlikesine ve tahliye emrine aldırmaz ve “tayfun partisi” yapmaya karar verir. Ne de olsa, bir otelin üçüncü katında kendilerini güvende hissetmektedirler. Fakat bir an için sel sularında yüzen bir bayanın pencerelerinin önünden el sallayıp “imdat” diye bağırarak gectiğini görünce işin ciddiyetini anlarlar. Benim merak ettiğim şey, onlardan 30 yıl sonra bizler 17 Ağustos, 1999'da Kocaeli ve sonraki depremlerden sonra işin ciddiyetini anlayıp anlayamadığımızdır!..

1999 Marmara Depremlerinden sonra işini gücünü bırakıp, ABD Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEMA), Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) ve İngiltere'deki Bournemounth Üniversitesi Afet Yönetim Merkezi'nden onlarca afet yönetimi eğitimleri almış/vermiş, ABD ve Japonya'daki uygulamaları gidip yerinde görmüş biri olarak, bizim bu afet yönetimi işinin ve afetlere hazırlığın ciddiyetini henüz anlayamadığımıza inanıyorum.

Bilmem dikkat ettiniz mi; Rita tayfunundan 4 gün önce Galveston, şehir çalışanları şehrin yüksek bir yerinde bulunan bir otelde toplandı. Böylece şehir yetkilileri ve çalışanları afet öncesi, anı ve sonrasında görevlerinin başındaydı. Yıllardır depremi bekleyen İstanbul'da deprem anında ve sonrasında böyle bir şey mümkün olamayacak. Yani depremden sonraki ilk saniyelerden itibaren İstanbul'da afet yönetilemeyecek. Çünkü, yetkililer afet öncesi dağınık bir şekilde yaşıyor, bir yerde toplanamamış ve afet sonrası da kolay kolay toplanamayacak.

Örneğin, İstanbul'da deprem olsa afet yönetim merkezlerinde görevli olanlar, yetkililere nasıl ulaşacak? Normal haberleşmenin çöktüğü bir anda uydu telefonu veya telsizi olmayanlara ulaşamazsınız. Diyelim ki sağlam evlerde oturan birkaç yetkiliye ulaştık, bunlar şehrin değişik yerlerinden hangi yol ve araç ile görev yerine gelebilecek?.. Bu soruları arttırmak mümkün, ama daha depremin birinci saniyesinden itibaren İstanbul'da veya diğer şehirlerimizde yönetimsizlik başlayacak. Japonya'da Kobe Şehrini gidip görenler Belediye ve Valilik binalarının hemen yanı başındaki sağlam lojmanları da görebilir. Yıllardır depremi bekleyen İstanbul veya diğer şehirlerimizde bu konu neden dikkate alınmaz, akıl alır gibi değil.

Katrina ve Rita'da halkın bölgeyi tahliyesi sırasında yaşanan problemleri görünce aklıma yine İstanbul geliyor. Düşünün İstanbul Boğazında kıyıya yakın bir LPG tankeri vb'nin katıldığı bir kaza meydana geldi ve büyük bir patlama tehlikesi var. Kimler gönüllü veya zorunlu olarak tahliyeye tabi tutulacak ve tahliye edilenler nereye, hangi yolları kullanarak gidecek. Bu ülkede bu tür senaryoları nokta nokta düşünüp çözümler üreten, riskleri önceden belirleyip onları afete dönüşmeden azaltmaya çalışan kimse veya kurumlar var mı? Bana göre yok!..

Modern afet yönetimi sisteminde, Kayıp ve Zarar Azaltma, Hazırlık, Tahmin ve Erken Uyarı, Afetleri anlamak gibi afet öncesi korumaya yönelik olan çalışmalara “risk yönetimi” denilirken; Etki Analizi, Müdahale, İyileştirme, Yeniden Yapılanma gibi afet sonrası düzeltmeye yönelik olarak yapılan çalışmalara ise “kriz yönetimi” adı verilir. Risk yönetiminin ihmal edildiği yerlerde kriz yönetimi de başarılı olamaz. Hatta tek başına uygulanan kriz yönetimi, “keriz yönetim” olarak bile adlandırılabilir! Maalesef, ülkemizde sadece “kriz merkezleri” ve “kriz masaları” bulunmakta; “risk merkezi” veya “risk masası” gibi bir şey ise düşünülememekte…

Özetlemek gerekirse Katrina tayfunundaki yanlışlar şunlardı: Setlerin güçlendirilmesi gibi risk azaltma çalışmalarının ihmal edilmesi, okunmayan ve uygulanmayan planlar, harekete gecemeyen ordu, tahliye edilmeyen halk, bir futbol takımı kadar bile organize olamayan afet yöneticileri, bir birleriyle haberleşemeyen acil durum görevlileri ve müdahalede yetki karmaşası... Ben, Sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan'ın (Japon Başbakanı örnek olarak) 12 Kasım haftasını halkla beraber ülkemizi afetlere hazırlığa ayırmasını ve afet yönetimimizdeki eksik yapılanmanın tamamlanmasına daha fazla önem vermesini diliyorum.

 

GÜVENLİ YAŞAMI ÖGRENMEK ve ÖĞRETMEK İSTEYENLER İÇİN
KAPSAMLI VE FARKLI BİR KİTAP

Güvenli yaşam, her türlü tehlikenin getireceği zararlardan korunarak yaşamaya çalışmaktır. Bireylerin ve toplumların her türlü doğal, insan ve teknoloji kaynaklı tehlikeler karşısında hazırlıklı olabilmesi için de gerekli ve doğru olan bilgi ile donanmış olması şarttır. Bunun için yılın her günü oluşabilen deprem ve yangınlar; sonbahar ile birlikte kuvvetlenen rüzgarlar; kışın yağan kar; ilk baharda sağanak yağışlar, yıldırım ve heyelanlar; yazın güneşlenme, sıcak hava dalgaları ve orman yangınları; vb.den korunmak hakkında neler biliyoruz? Diğer bir deyişle güvenli bir yaşama zihnen ve fizikken hazır mıyız?..

Örneğin bir düşünün bakalım: “Sizin oralarda deprem olmaz mı? Eviniz yıkılmaz mı? Sizi kim koruyacak? Bir deprem uzmanı mı? Güçlü biri? Paranız? Hayır. Sizi depremden koruyabilecek bir kişi var: Kendiniz: Depreme karşı bilinciniz ve aklınız…

Hazır mısınız? Eviniz dayanıklı mı? Yeri ve inşaatı kurallara uygun mu? Ev eşyanızı sarsıntı anında tehlike yaratmayacak şekilde yerleştirdiniz mi? Sigortanız var mı? O an, ne yapacağınızı biliyor musunuz? Sakin ve planlı davranarak hayat kurtarabileceğinizin farkında mısınız? Depremin ardından profesyonel yardımın size ulaşması 72 saati bulabilir. Bu süre içinde kurtarıcı sizsiniz. Kendinize sorun. Deprem anında bir arada değilseniz ailenizle nasıl ve nerede buluşacaksınız? Yardım ulaşana kadar nerede barınacaksınız? Ne yiyip, ne içeceksiniz? Tuvalet ihtiyacınızı nerede nasıl gidereceksiniz? Özel bakıma muhtaç aile bireylerinin ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaksınız? Düşünmeye şimdi başlayın. Depreme karşı aklınızı kullanın. Hazırlanın.”

Evet, Acil Destek Vakfı kısa bir filmde deprem için bunları soruyor? Aslında bütün bu sorular tüm afetler ve acil durumlar için de geçerlidir. 1 2 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57'de Bolu'nun Düzce ilçesinde 7.2 şiddetinde bir deprem meydana gelmişti. Beş yıl sonra basında bu konu ile ilgili yeterli hassasiyeti göremeyince doğanın bu gerçeğini hatırlatıp bir sorayım istedim. Afetlere hazır mısınız? Çünkü onları unutmak çözüm değil!

Bu konuda güvenilir, anlaşılır ve ulaşılabilir bir bilgi kaynağına mı ihtiyacınız var? O zor anlarda, ne yapacağınızı öğrenmeniz, sakin ve planlı davranarak hayat kurtarabilmeniz için s ize “Kızılay ile Güvenli Yaşamı Öğreniyorum” aldı yeni basılan bir kitabı öneriyorum. Bu kitabı Kızılay'ın web sayfasından ( http://www.kizilay.org.tr/) ücretsiz olarak edinebilirsiniz. Yine kitapla ilgili görüş ve önerilerinizi mailto:egitim@kizilay.org.tradresine yazabilirsiniz.

“Her an her tür afete hazırlıklı olmak gerektiği” düşüncesini rehber edinen Kızılay, bu amaçla Amerikan Kızılhaçı'nın desteği ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu'nun işbirliğiyle, çocuklarda acil durumlara ve afetlere hazırlık bilincinin geliştirilmesi konusunda bir çalışma başlatıp ilk olarak 5. ve 6. sınıf düzeyindeki öğrencilere, onların öğretmen ve ailelerine yönelik olarak bu kitabı hazırlattı.

Bu kitap, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın “güvenli yaşam” için bilmesi gereken temel bilgileri ve davranış şekillerini içermesinin yanı sıra, afetler ve Kızılay'ın afet hizmetleri konusunda ülkemizde hazırlanmış en kapsamlı ve ilk eserdir. Bilimsel ve bütünleşik modern afet yönetimine uygun en yeni bilgi ve korunma yöntemlerini içeren bu kitap, yalnızca depremi değil, belli başlı afetlerin tümünü ele aldığı için çok kapsamlıdır. Kitapta konular, yılın her mevsimi ve belirli mevsimlerde daha sık görülen tehlikelerin oluşum zamanlarına göre sıralanmıştır. Bu kitap sadece çocuklara değil, okul idarecilerine ve halktan bu konuda bilgilenmek isteyen herkese yardımcı olabilir…

Kitap etkinlik ve oyunlarıyla öğrenci merkezli olarak hazırlandığı; içeriğinin çocukların düzeyine uygun olması hedeflenirken, yaratılan etkinlikler ve oyunlarla da bilginin kolay edinimi sağlanılmaya çalıştığı için diğer kitaplardan farklıdır. Öyle ki, pek çok etkinlik günlük yaşamla iç içe olup, örnekler araştırmacılığı ve keşfi teşvik edecek ve ezbercilikten kaçınmalarını sağlayacak şekilde geliştirilmiştir. Yine kitabın çocukları korkutmayacak, üzmeyecek ve ürkütmeyecek bir yapıda olmasına; hazırlıklı olup, tedbir almanın önemine dikkat çekilerek gerekli bilgilerin verilmesine özen gösterilmiştir.

Kitabı yazan ve bu çalışmayı destekleyen seçkin bir ekip vardı. Ekiptekilerin kimi afetlerin, ABD ve Japonya'daki modern afet yönetiminin, kimi hedef kitlenin gelişimsel ve kişisel özelliklerinin ve eğitim programlarının uzmanlarıydı. Kızılay çalışma grubu, Kızılay'da çalışan ve afetlerde yardım operasyonlarında görev almış uzman ve genç bir kadroydu. Bu ekibe dahil olup çalışmaya katkıda bulunabilmekten de ve bu çalışmaya katkıda bulunmaktan büyük onur duydum.

Okumaktan zevk alacağınız ve çocuklarınızın oyunlar eşliğinde yaşamsal bilgileri kazanabileceği bu bilgileri, çevrenizdekiler ile paylaşmanız da son derece önemlidir. Çünkü bu bilgiler bir gün sizin, ya da sevdiklerinizin yaşamını kurtarabilir…

Kitap ilk etapta 33,000 adet bastırılarak, sadece 40 il/ilçedeki belirli sayıdaki okulda, Kızılay şubeleri aracılığıyla geçtiğimiz Kızılay Haftası boyunca ücretsiz olarak dağıtılabilmiştir. Bu nedenle, daha fazla gecikmeden afetlere hazırlanmamıza yardımcı olacak olan bu kitabın daha fazla sayıda bastırılıp ülke çapında tüm çocuklara ulaştırılması gerekmekte. Diğer bir deyişle, kitabın basımı ve yaygın dağıtımı için sponsorlara ihtiyaç vardır. Unutmayın ancak hepimiz afetlere hazır olunca, afetlere hazır olmuş olacağız…